13 Temmuz 2024, Cumartesi

Mehmet Yalçın; “İnsanın damak tadı çocukluk yıllarında şekilleniyor”

Mehmet Yalçın; “İnsanın damak tadı çocukluk yıllarında şekilleniyor”
Gastronomi dünyasına küçücük bir adım bile atmış herkes Mehmet Yalçın ismini bilir. Türkiye gastronomisine ışık tutan, Türk Mutfağı’nı korurken bir yandan da evrensel mutfak kültürünü bizlerle tanıştırmaya çalışan bir içki kültürü uzmanı ve gurme. Tabii çalışmaları sadece gastronomi alanıyla sınırlı değil. Gazeteci ve hukukçu kimliğiyle de uzun yıllardır başarılı pek çok çalışmaya imza atan Mehmet Yalçın, Türkiye’nin ilk içki kültürü dergisi Gusto’ya da hayat veren değerli bir isim. Mehmet Yalçın’ı daha yakından tanımak ve gastronomi yolculuğunu kendisinden dinlemek için bir araya geldik ve keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?

Ankara’da 1964 yılında doğdum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldum ancak 1984 yılında gazetecilik hayatına başladım. Türk Haberler Ajansı, Nokta Dergisi, Aktüel Dergisi, Gurme Dergisi gibi dönemin önemli yayınlarında muhabirlik, editörlük ve genel yayın yönetmenliği yaptım.

Sizi ince gastronomiye yönelten neydi?

Anne tarafım İstanbul kökenli ve anneannem muhteşem yemekler yapardı. Babaannem de öyle. Baba tarafım Antalyalı ama dedem Van’daki Ermeni katliamından kaçıp gelen bir Kürt çocuğu. Ailemin değişik taraflarından dolayı değişik tatlar içinde büyüdüm. Beni ince gastronomiye yönelten hadiselerden biri şöyleydi; bugün 100’üncü yılı kutlanan Ekim Devrimi’nde aristokratların mülklerine el konulmuş; Çar ve saray personeli tutuklanmıştı. Devrimden önce zenginlere ve asillere hizmet eden hizmetkar sınıfının bir kısmı, kelleyi kurtarmak için kaçmış. Çünkü kremalı pasta yapan bir pasta ustası sosyalizmde ne yapacak ki? Kaçan bu kişilerin bir kısmı Gürcistan Batum üzerinden önce Artvin’e geçmiş. Hatta Gurbet Pastası diye müthiş bir kitap vardır. Bir kısmı Karadeniz’de kalan bu kişilerin bir bölümü de Ankara’ya, küçük bir kısmı ise İstanbul’a gelmiş. Ankara’da devrimden kaçan Beyaz Rus saray ahalisinin yarattığı pastaneler vardır ve o pastanelerin geleneği hala sürer. Örneğin, Ankara’da sıradan bir insan bile milföy yer. Burası memur şehri. ‘Milföyle mi doğdun?’ diyebilirsiniz ama ‘evet’, milföyle doğdu. Çünkü mahallesinde 70 yıldır milföy hazırlanıyor. Dolayısıyla Ankara’nın müthiş bir pastane kültürü vardır. Cumartesileri annemle şehre iner, kültür turu yapardık. Kitapçıları gezer; belki bir sinemaya giderdik. Arada mutlaka Kızılay’da ya da Kavaklıdere’deki güzel pastanelerden birine uğrardık. Flamingo, Deniz Atı, Sergen Pastanesi, Tuna Pastanesi… Oralarda profiterol, charlotte gibi tatlılar yerdik. Onlar bende hep bir iz bırakmıştır. Sonrasında annemle babam ayrılınca Bilecik’te yatılı okula gittim.

Peki, yatılı okulun kısıtlı imkanları damak tadınıza nasıl etki etti?

Karnı kolay doymayan genç bir çocuksunuz. Metabolizmanız hızlı çalışıyor. Sürekli yemek yemeyi düşünüyorsunuz. Yatılı okulda da bu sefer sefaletin içine düştüm. Olanaklar sınırlı. Yatılı okullarda yemekler margarinle pişer. Kötü yağlı, kötü yemekler yapılır. Bir akşam bir çocuğun dolabının başında kuyruk vardı. Ne oluyor diye gittim yanına. Yatılı okullarda çocuklar akşam yemeğinde ceplerine ekmek doldururlar, geceleyin midelerini bastırmak için. Arkadaşın elinde bir kavanoz var. İçinde annesinin köyden gönderdiği çemen… Ben de ekmeğime sürdüm ve o ekmek şaheser oldu. O gün kafamda bir ampul yandı. Baharat ne kadar etkili, diye düşündüm. Ertesi gün çarşıdaki baharatçıya gittim. Acı biber ve karabiber dışındaki bütün baharatlardan azar azar koyulmuş bir paket yaptı bana. Okula döndüğümde öğlen yemeğinde berbat bir makarna vardı. Sonra baharatı döktüm üzerine. Aynı çemen gibi şahane bir lezzet oldu. Herkesin yarıda bıraktığı yemeği iki tabak yemeye başladım. Bunlar işte hep bir şeylerin üzerine yeni şeyler katıyor. Benim bir şansım da ailede annem, babam ve büyükler yeme-içmeyi seven insanlardı.

Hukuk fakültesinde okumanıza rağmen meslek olarak gazeteciliği seçtiniz… Gazetecilik yaşamınızın gastronomiyle yolları nasıl kesişti?

Üniversite okumak için İstanbul’a geldiğimde yeme-içme konusunda duyarlı bir insandım. Tabii üst düzey ve ince bir gastronomi hayatımda yoktu. 1984 yılında Türk Haberler Ajansı’nda adliye muhabiri olarak gazeteciliğe başladım. O yıllar sert haberler, polisiye, adliye, yolsuzluk, politika haberleriyle geçti. Sonrasında Nokta Dergisi’ne geçtim. Turgut Özal’ın ‘Türk Parasını Koruma Kanunu’nu değiştirmesiyle Türkiye dışa açılmaya başladı. Türkiye’deki bakkallar, şarküteriler yabancı mallarla dolmaya başladı. Tabii onun için para gerekiyordu ve bizde henüz yoktu. O dönem yine bir kırılma noktası yaşadım; Ankara’da doktor olan bir yakınımın evine gitmiştim. Büfesindeki içkilerden birini içtim ve çok etkilendim. İnanılmaz derecede şoke oldum. Grand Marnier, konyaklı turunç likörüydü. 21 yaşındaydım ve ‘Dünyada neler var’ diye düşünüp sarsıntı yaşadım. İstanbul’a dönünce Tekel likörlerinden bir set aldım. Tabii onlar ucuz. Evde onları denemeye başladım. Yurtdışında yaşayan bir kız arkadaşım vardı. O bana yurtdışında küçük kolilerde içkiler göndermeye başladı. Değişik bir çikolata, güzel bir şişede viski, ufak bir 35’lik şampanya, özel bir sos gibi… Bir şansımız da İstanbul’du. İstanbul’un muhteşem esnaf lokantaları. Çünkü ben gazeteci olarak hep öğle yemeğimi dışarda yedim. Bunların hepsi insanda bir damak zevki geliştiriyor. Nokta Dergisi dönemlerimde Aksaray’da Fındıkzade’de oturuyordum, haftanın bir günü iki dirhem bir çekirdek giyinip Beyoğlu’na çıkıyordum. Beyoğlu’nda Hacı Abdullah’a gidiyordum. O zamanlar Hacı Abdullah bütün buraların içkili olmayan tek lüks lokantasıydı. Kendimi böyle şımartıyordum. 1989 yılında Hıncal Uluç yönetiminde Erkekçe Dergisi yayınlanıyordu. Çıkarılan özel bir kanunla dergilerin poşet içinde gizli satılması gibi bir durum ortaya çıktı. Çok iyi satan bir dergi olduğu için format değişikliğine gidildi ve başına da basketbol yazarı Yiğiter Uluğ getirildi. Dergi life style bir erkek dergisine dönüşünce otomobil, teknoloji, hobi, spor gibi içeriklere yer verilmeye başlandı. Yiğiter içkiye olan merakımı bildiğinden dolayı benden içki yazıları yazmamı istedi. Hafta sonları Beyazıt’a sahaflara giderdim. Orada kitap öbekleri arasında Drinks International ve bir grup dergiye rastladım. Sonrasında, Türkiye’de bir dergide içki yazıları yazmakla görevlendirildiğimi, kaynak sıkıntısı çektiğimi, içkilerle ilgili bilgi ve tadım numunelerimi istediğimi yazan güzel bir mektup hazırladım. Bu mektubu dış haberler servisinde çevirttim ve dergilerin altındaki ilanlardaki posta adreslerine gönderdim. Ondan sonra senelerce eve baloncuklu poşetlerde minyatür şişeler, kitapçıklar, broşürler geldi. Böyle bir beslenme başlayınca, bende yazacak bir hareket oluşmaya başladı. Bu içkilerin Türkiye temsilcileriyle tanıştım. Bu böyle büyüye büyüye gitti. 1991 yılında Tuğrul Şavkay Şarap Dostları Derneği’ni kurdu. Ben aslında şaraba değil, erkek dergisinde yazdığım sert alkoller ve kokteyllerle ilgiliydim. Ama bu dünyanın asıl zenginliği şaraptadır. Şarap Dostları Derneği’ne de Ahmet Örs vasıtasıyla girdim. Bu defa şarap serüvenim başladı ve 1993 yılında

Teoman Hünal ile ‘A’dan Z’ye Viski’yi çıkardık.

Türkiye’nin ilk içki kültürü dergisi Gusto’ya nasıl hayat verdiniz? Gusto, beraberinde neler getirdi?

1997’de, Çiller döneminde lüks tüketim patlaması yaşanıyordu. Bizimkiler ilan pastasından pay almak için lüks bir dergi yapmaya karar verdi. Dergiyi de Ahmet Örs’e verdiler. Ahmet Örs derginin süpervizörlüğünü üstlendi ve dergi bana kaldı. Gurme Dergisi ile ekonomimiz düzeldi. İlk defa genel yayın yönetmeni olarak a’dan z’ye bir dergiden sorumlu oldum ve çok büyük bir zevkti. Büyük bir keyifle yürüttük ve dört yılın sonunda yayınına son verildi. Gurme Dergisi, kalbinde ve ortasında gastronominin olduğu, içki de dahil ama yanı sıra otomobiller, yatlar, her türlü lüks, moda, emlak haberlerinin olduğu lüks bir life style dergiydi. Gurme’yi yaparken Sabah Gazeesi’nde köşe yazmaya başladım. Dergi batınca arşivi çöpe gitmek üzereydi. Arşive el koydum, dergide açığa düşen arkadaşları topladım ve benim patronajım altında Gusto’yu yayınlamaya başladık. Gusto ile birlikte daha özgürleştik. Kitap yayıncılığını arttırdık. Şarap, bira kitaplarını yayınladık. Çeşitli kongrelerde, -özellikle hekimlere- viski, şarap tadımları yapmaya başladık. Bu da şarap kurslarının temelini attı. Sonra viski kursları oldu; tek günlük rakı günleri yapmaya başladık. Bu süreçte sektörün eğitim, danışmanlık gibi hizmetlere talebi oldu. Onları yapmaya başladık, tabi gazeteciliğimize halel getirmeden! Şu anda dergi devam etmiyor ama Gusto Danışmanlık adı altında bütün faaliyetleri sürdürüyoruz. Şu anda danışmanlıklar, eğitimler, kurslar, etkinlikler, sosyal medya üzerinden yapılan yayıncılık faaliyetleri ve yeni kitap projeleriyle gece gündüz çalışıyoruz.

Türkiye’deki insanların damak tadı ve bu konudaki farkındalığı hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Bir insanın damak tadı çocukluk yıllarında şekilleniyor. Örneğin, bütün çocukluğu Amerika’nın sadece mısır yetiştiren ücra bir kasabasında geçmiş, mısır lapasıyla, dondurmayla, karamelli turtayla büyümüş bir insan genelde çok üst düzey bir gastronomi insanı olmuyor. Çocukluk çağlarında yediğiniz farklı lezzetler, aldığınız çok değişik tatlar sizde bir damak tadı oluşturuyor ve o konudaki seçiciliğinizi yükseltiyor. Biz Baharat Yolu’nun kilit noktasıyız. Mısır Çarşısı gibi bir yer dünyada yok. Dolayısıyla biz zaten sıradan bireyler dahi olsak damak tadı gelişkin insanlar olarak büyüyoruz.

Biz Türkiye’de damak tadı tutucu olmayan bir millet durumundayız. Karadeniz’de kivi ekiliyor, bir bakıyorsunuz iki yıl sonra sanki Karadeniz’de elli yıldır kivi varmış gibi kivi reçeli, kivi marmelatı üretilmeye başlanıyor. Çay örneğin. Asırlarca kahve içmişiz. Çay 20’inci yüzyılın hikayesi ve 1930’larda yayılıyor. Hatta o kadar yeni ki Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dizeleri var: “Bir ilimiz vardı, adı Rize, durup dururken bir bardak çay sundu bize” diyor. Durup dururken sunulan çayı biz 80 yılda alıp hayatımızın baş köşesine getirmişiz. Mutfak kültürünü zenginleştirmek açısından burası çok verimli bir coğrafya. Geçişkenliklere ve sentezlere açık. Üstelik çok bereketli topraklar. Hem malzeme olarak olağanüstü bir zenginlik var hem de bu malzemeyi turşulama, tuzlama, tütsüleme, kavurma yapıp tenekeye basma, tandırda pişirme gibi teknikler var. Yani bunun kullanımıyla ilgili de asırlardır kültürler var birikmiş. Kültür kitaplar değil. Kültür nesilden nesle akan yaşama bilgisi aslında. Dolayısıyla zaten böyle bir yerde olmanın avantajı var.

Sektöre yön veren kişilerden birisiniz. Hatta hareketlendiren, o sinerjiyi yaratan. İnsanlar şarap nedir bilmezken bunu belki de okunur hale getiren, onları bilmedikleri tatlarla buluşturan bir konumdasınız. Türkiye’de gastronomi nasıl ilerliyor?

Geriye dönüyorsunuz, bakıyorsunuz Cumhuriyet kurulmuş. Atatürk gibi, karizmatik, dünya çapında büyük bir lider var. Ankara’da İş Bankası’ndan kredi verilip bir restoran açılmasıyla uğraşıyor. Karpiç Lokantası’nı açtırıyor veyahut Ankara Palas’ta Cumhuriyet Bayramı baloları düzenleniyor. Bu balolara sırf erkekler geldiği için Ankara Palas’ın müdürünü çağırıyor ve diyor ki hanımıyla gelenlere kuş sütünü bile yağdır. Tek başına gelen erkekleri de süründür diyor. Şimdi geliyoruz bugünlere. Örneğin, bakıyorsunuz medyaya Ertuğrul Özkök gibi, Güneri Cıvaoğlu gibi figürler var. Bu insanların ortak özelliği, güzel giyinen, yaşama sanatını bilen, incelikli davranışlar içinde olan, yeme-içmeyi seven kişiler olması. Türkiye’de orduda, ağırlıkla hava ve deniz kuvvetlerinde adab-ı muaşeret dersleri verilir. Ben Harp Akademileri’nde şarap konferansı vermiştim. Şöyle bir durum var; Türk ulusu olarak asırlarca Batı’nın geliştirdiği, katman katman üst üste biriktirdiği zenginliklerden ve uygar ritüellerden pek nasibimizi alamadan yaşadık. Dolayısıyla bizim içinde yer almak istediğimiz ya da sofrasına oturmak istediğimiz Batıyla aramızda radikal bir mesafe var. Bu mesafenin kapanması adına, yukarıdan aşağı, yani bazı liberallerin toplum mühendisliği dediği bir faaliyet de var. Bu milleti yontalım, bu millet daha güzel şeyler yaşasın. Oturmayı, kalkmayı öğrensin. Bu millet kadınlı erkekli parka gitsin. Dans etsin. Bunlar karikatürize şeyler gibi geliyor ama değil. Bir kere bütün bunların arkasında gündelik hayatı zarifleştirmek ve kadını hayata çekmek var. Böyle bakıldığında Türkiye’de medyada bir entelektüel yeme-içme yazarları kuşağı oluştu. Bunun lideri rahmetli Tuğrul Şavkay’dı. Ahmet Örs, Çetin Altan, Mehmet Yaşin ve ben de bu kuşağa eklendim. Medyada etkili insanlarız. Ben avukatım, Tuğrul Bey dilbilimciydi, Ahmet Örs yabancı dilbilimcisi. Hepimizin mesleği var, hepimizin başka güçlü şeyleri var. Hepimiz basında üst kariyerlerdeyiz. Biz bu yeme-içme olayını naif, egzotik bir şey olarak görüp girmedik. Buna bir değer kattık. Yukarı çektik. Şimdi bu Türkiye’nin özgün ama ihtiyaç duyduğu bir durum. Türkiye’deki yeme-içme ortamı şanslı. Bir pozitif ayrımcılık uygulanıyor. Çünkü böyle bir arzu var. Uygarlaşmak, daha ince bir hayata geçmek. Çetin Altan, gusto kelimesini telaffuz eden ilk popüler yazardır. Gusto kelimesini biz onun sayesinde öğrendik. Akşam hanımıyla birlikte oturup güzel bir yemeği, temiz örtülü bir sofrada, birer bardak şarapla yiyen biri, iki saat sonra sapıtıp o kadını kayışıyla dövmez ya da çocuğuna ben seni kulağından çivilerim ne demek gitar çalmak demez. Oğlum gitar çalacağına biraz da derslerine ağırlık ver der. Kaliteli yeme-içme, insanın uygarlaştığı, yontulduğu, yumuşadığı, hayatın güzelleştiği alanlardan bir tanesi. Dolayısıyla buna çok ihtiyacımız var. Bu doğrultuda bizlerin yaptığı işin bir misyon tarafı da var. Türkiye’deki gastronomi mücadelesi Türkiye’nin çağdaşlaşması, uygarlaşması, yukarı çıkması, tarım ürünlerinin değer bulması, halkın para kazanması, kırsal kesime kaynak transferi açılarından çok stratejik bir sektör. Çok değerli. Bu sektörün bizler gibi kanaat önderleri olması da bütün ülke için bir şans.

Bu işlerin kanaat önderi olarak yeni nesle neler öneriyorsunuz? Onları nasıl yönlendiriyorsunuz?

Şu anda iki tane kulübümüz var: Gusto Viski Kulübü ve Gusto Şarap Kulübü. Ayda bir kez iyi restoranlarda, özel mönülerle yaptığımız Gusto Kulüp yemekleri var. Bunların hepsi bir teşkilat. Bunlarla onu diri tutuyoruz. Dergi yayındayken her yıl, yılın altın yemeklerini ve Türkiye’nin en iyi şaraplarını seçiyorduk. Şimdi İncili Gastronomi Rehberi’ne restoran seçimlerinde katkıda bulunuyorum.

Küresel sermaye sizi reklam yoluyla özendirerek, sizi belli tüketimlere çekiyor. Sizin coğrafyanızın gerçeği, hayatınızın gerçeği ve sizin ideal ayakta kalabilme senaryonuzda da bunun tersini uygulamanız gerekiyor. Yöreselliğe, tohumlara sahip çıkmanız gerekiyor. Şu anda Türkiye gibi dünyanın en çok köftesine sahip olan ülkede, yeni kuşaktaki hamburger merakı bir trajedidir, kepazeliktir. Hamburger, pizza gurme yiyecekler değildir. Bunlar sıradan fastfood yiyeceklerdir. İyi beslenmeyen insanın hayatında hiçbir şey yolunda gitmiyor. İyi beslenmeyen insan zinde olmuyor, enerjik olmuyor, mutlu olmuyor. Güzel bir İskender Kebap yediğinizde yere basışınız değişiyor. Küresel sermayenin önümüze attığı nohutları güvercin gibi gagalayarak değil, kendi dünyamızdan yaratarak da yapabiliriz. Her kentlinin bağlı bulunduğu muhtarlık gibi bağlı olduğu bir esnaf lokantası olmalıdır. Var olan, kendimize ait değerleri ikinci sınıf gibi görmeyelim. Son tahlilde iyi gidiyoruz. Var olan değerlerimizi henüz yitirmemişken, onları tamamen küresel sermayeye kaptırmamışken... Hala bazı kıvılcımlar, közler ateşliyken onların kıymetini anladık. Şimdi o közlerden yeni ateşler yakmak daha kolay.

Yorumlar

  • Aklına, fikrine sağlık...

Yorum Yaz

 
 
  captcha